ÖNSÖZ

Öncelikle, Metabolik Sendrom Derneği yayını olarak hazırlanan bu kitap için emeklerini esirgemeyip, temel ve güncel bilgileri okuyucularımıza aktaran tüm değerli yazarlarımıza en derin minnet duygularımı arz ederim.

Bu eserin proje aşamasından itibaren destek ve önerileriyle bana yardımcı ve yol gösterici olan, aynı zamanda kitaptaki kendilerine ait bölümleri de yazan Metabolik Sendrom Derneği Yönetim Kurulu'nun sayın üyeleri Dr Yüksel Altuntaş, Dr Kubilay Karşıdağ, Dr Sadi Güleç ve Dr Ahmet Temizhan'a şükranlarımı sunarım.

Editör yardımcıları Uzm. Dr. Ayşe Arzu Akalın ve Uzm. Dr. Burcu Tümerdem Çalık'a ve Güneş Tıp Kitabevleri mensuplarına sabırlı, titiz ve özverili çalışmalarından ötürü teşekkür ederim.

Metabolik Sendrom Derneği 2003 yılında kuruldu. Bildiğimiz kadarıyla bu dernek, hem ülkemizde hem de dünyada metabolik sendrom alanında kurulmuş olan ilk dernektir. Metabolik sendromun ülkemiz için önemi, erişkinlerimizin üçte birinin metabolik sendromlu olduğunu gösteren Türkiye Metabolik Sendrom araştırması (METSAR) ile açık bir şekilde ortaya konmuştur.

Metabolik sendrom aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklara ve tip 2 diabetes mellitusa yol açan bir risk faktörleri demeti olarak tanımlanır. Öyleyse metabolik sendromla mücadelede kardiyoloji, diyabetoloji ve endokrinoloji alanındaki araştırmacıların işbirliği yapmaları gerekir. Derneğimizin iki kardiyolog, iki endokrinolog ve bir iç hastalıkları uzmanından oluşan yönetimi bunun güzel bir örneğini teşkil eder.

Metabolik sendrom tanımlaması ile kardiyometabolik risk kavramı zaman zaman birbirinin yerine kullanılmaya çalışılsa da aslında bire bir örtüşmemektedir. Örneğin kardiyometabolik riski oluşturan temel parametrelerden biri olan hiperkolesterolemi metabolik sendromun bir elemanı değildir. Yine, metabolik sendrom tanımı sigara, yaş, cinsiyet ve soygeçmişteki erken kardiyovasküler olay gibi majör risk faktörlerini içermez. Yani metabolik sendrom bir risk belirleme aracı gibi değerlendirilmemelidir. Öte yandan kardiyovasküler risk faktörleri arasında yer almayan yağlı karaciğer hastalığı ve polikistik over sendromu ise metabolik sendromla yakın ilişkilidir.

Öyleyse metabolik sendrom tanımlamasının önemi nedir? Metabolik sendrom, genetik predispozisyonu olan bireylerde yaşam tarzındaki uygunsuzluğun sonucu olarak tek tek veya gruplar halinde ortaya çıkan belirti ve bulguları doğru bir şekilde anlayıp yorumlamamızı sağlar. Önceleri birbirinden bağımsız değerlendirilen, daha sonra yakın ilişkileri olduğu fark edilen obezite, hipertansiyon, hipertrigliseridemi, hiperglisemi, HDL düşüklüğü ve yağlı karaciğer hastalığının aslında ortak bir kökten geldiğini en iyi anlatan kavram metabolik sendromdur.

Burada hiperglisemiye biraz daha yakından bakmakta fayda var. Bugünkü tanımlamalara göre normoglisemi sınırı açlık plazma glukozunun 100 mg/dl olması ile bitmektedir. Metabolik sendrom 100-126 mg/dl arasındaki bozulmuş açlık glukozu ve bunun üzerindeki hiperglisemi değerlerini bir parametre olarak içermektedir.

Uzun yıllar hiperglisemisi olan tüm bireyler diabetes mellitus tanımı altında birleştirilmiş, fakat her hiperglisemik hastanın aynı özellikler göstermediği anlaşıldıktan sonra adacık hücre harabiyetinin sonucu olarak gelişen diyabet, tip 1 diabetes mellitus olarak ayrılmıştır. Toplumdaki hiperglisemiklerin diğer ve daha kalabalık bölümü bir süre “insüline bağımlı olmayan diabetes mellitus” diye adlandırıldıktan sonra tip 2 diabetes mellitus adı genel bir kabul görmüştür.

Her ikisi de diabetes mellitus olarak kabul edilmesine rağmen tip 1 diyabet ile tip 2 diyabet arasında pek çok fark vardır. Tip 1 diyabetin çocukluk ve gençlik diyabeti, tip 2 diyabetin ise erişkinlik ve ileri yaş diyabeti olduğu görüşünün de doğru olmadığı zamanla daha iyi anlaşılmıştır. Artık çocuklarda da tip 2 diyabet sorunu ile karşı karşıyayız. Birçok erişkin ve ileri yaştaki hastada da otoimmün adacık hücre hasarının oluşturduğu tip 1 diyabetle karşılaşmaktayız.

Tip 1 diyabet ile tip 2 diyabetin klinik ve laboratuar bulgularının karşılaştırıldığı tablolarda, hiperglisemi dışındaki birçok özelliğin birbirinden farklı olduğu belirtilmesine rağmen yine de her ikisi aynı başlık altına alınmaktadır. Hiperglisemi ise bir tanı değil yalnızca bir klinik-laboratuar bulgudur. Aslında bu iki hastalığın komplikasyonları da benzer değildir. Amerikan Kalp Birliğine “diabetes mellitus bir kardiyovasküler hastalıktır” yorumunu getirten diyabe, tip 1 değil tip 2 diyabettir. Bir kardiyovasküler hastalık olarak tanımlamak doğru olmasa da tip 2 diyabet gerçekten de çoğu zaman kardiyovasküler komplikasyonları ile karşımıza çıkmakta, hatta bu komplikasyonlar bazen hiperglisemiye öncülük etmektedir.

Neden diyabet tüm dünyayı tehdit eden ve insidansı hızla artan bir hastalık haline gelmiştir? İnsanlar genetik bir mutasyona mı uğradı? Yoksa pankreası tahrip eden bir virus salgını mı var? Hayır. Sebebi biyokimya, moleküler biyoloji ya da genetik laboratuvarlarında aramak acaba ne kadar gerekli? Dev bir sektör haline gelmiş olan gıda endüstrisinin ve sanal ortamların kıskacında her geçen gün daha az hareket edip daha fazla beslenmeye devam eden insanların trajikomik bir görünüm arzeden yaşam tarzı ortada iken…

Kas kütlesinin azalması ve yağ dokusunun artışı ile karakterize bir tablo var bugün önümüzde. Aynı topraklarda benim doğumumdan 1500 yıl önce yaşamış olan Kapadokyalı Arateus böyle bir ortamda mı tanımlamıştı diyabeti?

Çağımızın salgınına hala, kan şekeri sınırı geçti mi geçmedi mi diye bakıp strateji belirlemeye kalkmak, antihiperglisemik ilaçlar ya da insülinle çare aramak maalesef insanoğluna yıllardır ağır bedeller ödetmektedir.

Yaklaşık 100 yıldan beri dikkatleri çekmesine rağmen ilk olarak 1988de Reaven bir takım risk faktörlerinin aynı kişilerde sıklıkla bir arada bulunduğu ve bunların birbiri ile ilişkili olduğu gözlemini ve bunun bir sendrom olarak kabul edilmesi gerektiği hipotezini açıklamıştır.

Metabolik sendrom patogenezinin özellikle intraabdominal olmak üzere yağ dokusundaki artış ve insülinin etkisine karşı dokularda direnç oluşması ile başladığı söylenirse de bunlar ortaya çıktığında yolun yarısı çoktan geçilmiştir. Aslında harcayabildiğinin çok üstünde bir kalori kaynağıyla karşılaşan organizmanın kendisini savunmak için geliştirdiği mekanizmalardan başka bir şey olmayan yağ dokusu artışı ve insülin direncinin tedavi edilmesi deği, önlenmesi esas hedef olmalıdır. Bunun da insanın doğasına uygun bir yaşam tarzı benimsemesinden başka sağlıklı bir yolu henüz bilinmemektedir.

Sağlıklı nesiller için metabolik sendromla yapılacak mücadelede bu kitabın da bir katkısı olabilirse ne mutlu bizlere…

Saygılarımla,
Prof. Dr. Aytekin Oğuz